Foruminci.net

Teşekkür Teşekkür:  0
Beğeni Beğeni:  0
Beğenmedim Beğenmedim:  0
3. Sayfa - Toplam 3 Sayfa var BirinciBirinci 1 2 3
Gösterilen sonuçlar: 21 ile 28 ve 28

Konu: Felsefe Sözlüğü

  1. #21
    Moderator EyLüL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    31.01.2011
    Mesajlar
    4.527
    Post Thanks / Like
    Mentioned
    0 Post(s)
    Tecrübe Puanı
    230

    Standart

    RASYONALIZM: Hakikatın ölçütünü duyularda değil düşünmede ve tümdengelimli çıkarımlarda bulan öğretilerin genel adı. Akılcılık usçuluk.

    Aklı bilgini temel kaynağı ve sınanabilirlik ölçüsü olarak kabul eden akım. Bilginin duyu verilerine dayalı deneylerden kaynaklandığını ileri süren (ampirizm) deneycilik karşıtıdır. Dünyanın akılsal bir düzen içerisinde bir bütün olduğu parçaların mantıksal zorunlulukla birbirine bağlı olduğunu dolayısıyla da yapısının doğrudan kavranabilir olduğu görüşüne dayanır. Başlıca esir kaynağı matematiktir.

    Rasyonalizm akla dayanır ve akıl dışı olan her şeye karşı koyar. Rasyonalizm bütün insanlarda doğuştan değişmez bir akıl bulunduğunu bu aklın da özsel tümel deney dışı gerçeklik taşıdığını ileri sürer.

    Rasyonalizm en açık biçimiyle bilgi felsefesinde dile getirilir. Buna göre bazı bilgilerin kaynağı apriori ya da deney öncesi ussal sezgileridir. Bilgi bu sezgilerin anlık tarafından kavranmasıyla ortaya çıkar. İnsan düşünme yetisiyle kavradıkları duyu verilerini aşan nesneler ya da tümeller ve bunların bağlantılarıdır. Her tümel bir soyutlamadır ve duyulara değilse de düşünceye açıktır. Mantık ve matematiğin tümü ile başka pek çok alanın bazı bölümleri bu tür bilginin kapsamına girer. Rasyonalizme göre zihnin ulaşabileceği en önemli ve kesin bilgi türü olan apriori bilgi hem zorunlu (başka bir yoldan elde edilmesi imkansız) hem de evrenseldir. Rasyonalizm etik ve din alanlarında da insanın düşünme yetisine öncelik verir. Buna göre iyiyle kötünün ayırt edilmesinde sonul yargı duygu gelenek ya da insan bilgisinin kaynağı vahiy değil insanın doğal yetileridir.

    REALIZM (gerçekçilik): Bilinçten bağımsız bir gerçekliğin var olduğunu kabul eden öğreti. Varlığın insan bilincinden bağımsız ve nesnel olarak varolduğunu ileri süren görüş. Realizm bilgi kuramı açısından nesneyi özneye bilineni bilene bağlı kılan idealizmin kavram açısından da şeylerin yapısının gerçekliğini adlarla sınırlayan adcığın ve ortaçağın sonlarına doğru adcılığın yerini alan kavramcılığın karşıtıdır.

    Felsefi anlamda iki tür gerçeklikten söz edilebilir. Bunlardan biri şeylerin yapısına öbürü ise şeylere ilişkindir. Birincisinde zihinden bağımsız bir özün varlığı ikincisinde ise zihinden bağımsız somut tikel ve görülmediğinde bile temel özelliklerini koruyan deney nesnelerinin varlığı kabul edilir.

    İlkçağda kendiliğinden realizm vardı. Kendiliğinden realizmciler “tımarhaneden ya da idealist düşünürlerin okulundan çıkmamış her insan çevresinde bilinçten bağımsız bir dünya bulunduğunu bilir” cümlesini savunuyorlardı. Buna göre taşları toprakları ağaçları vb. var eden insan bilinci değildir. Çünkü bunlar dünya üstünde insan varolmadan önce de vardı. Dünya milyarlarca yılını bu doğal varlıklarıyla yaşamıştır. Bu realizm anlayışı maddeci felsefenin bilginin ve bilimin temellerini atmıştır.

    Nesnel gerçeği gerçek saymama anlamındaki ortaçağ realizminin tohumları antikçağ Yunanlılarınca atılmıştır. Elea öğretisi Platon ve Aristoteles bu anlamda realizmin kurucularıdır. Bu anlayışlara göre gerçek bireysel olan değil tümel olandır. Tümellerse ancak bireysellerde varolabilirler kendi başlarına bir varlıkları yoktur. Eşeklik bir tümeldir ve ancak bireysel bir eşekle varolabilir. Gerçek olan eşekler ( bireysellikler) değil eşeklik (tümel)tir. Çünkü eşekliği ortadan kaldırın dünyada eşek kalmaz. Eşek varoluşunu eşekliğe borçludur. Bireysel eşeklerin varoluşları bulunduğu halde varlıkları bulunmamasına karşı tümel eşekliğin varoluşu yoktur ama varlığı vardır. Gerçek “ bağımlı varoluşu değil bağımsız varlığı olandır”. Dünyada bulunan bütün bireysellikler varlıklarını başka bir varlığa borçludurlar bu yüzden gerçek değildirler. Tümellerse bağımsız varlıklardır bu yüzden gerçektirler. Bu yüzdendir ki varoluşları bulunan bireysellikler gerçek değildirler görüntüdürler; varoluşları bulunmayan tümellerse gerçektirler.

    Eleacılık Platon ve Aristoteles temeline dayanan ortaçağ realizmi bilimsel realizm anlayışına tümüyle ters bir anlam taşır ve nesnel gerçekliğin gerçek olmadığını asıl gerçekliğin düşünce ürünleri (geneller tümeller evrenseller) olduğunu ileri sürer. Tümeller gerçektirler ve tümel nesneden önce gelir. Bu şu demektir: eşekler gerçek değildir eşeklik gerçektir ve eşeklik eşeklerden önce gelir. Bu realizm metafizik kapsam içindedir. Tümelin nesneden önce geldiğini savunan düşünürlerin savları altında Roma Katolik kilisesinin evrensellik anlayışı yatar. Bundan başka Hıristiyanlık başta tanrı olmak üzere tümellere d Ortaçağ düşünürlerinin bir kısmı da tümeller sorununa mantık açısından yaklaştılar. Nesnelerin yapıları ya da ortak özleri duyulur nesnelerde var olmaları açısından zihninde var olmaları açısından ve kendi içlerinde varolmaları açısından üçlü bir bakışla ele alınmaya başlamıştır. Bu farklı yaklaşımlar içinde şeylerin yapısı ya da özü yalnızca zihinde varolan tümeller anlayışının gelişmesi için gerekli zemini hazırlamıştır. Bu yaklaşımı benimseyen görüşler ılımlı realizm adıyla nitelendirilir.

    Descartes “düşünüyorum öyleyse varım” ile yöntemli düşünmenin düşüncenin kendisinden kaynaklandığını göstererek düşüncenin dışındaki maddi bir dünyaya felsefi olarak nasıl ulaşılabileceği sorununu gündeme getirdi. Böylece Descartes ve yarım yüzyıl sonra John Locke duyumların dışsal bir kaynağı olduğunu kabul ettiler. Cambridge Platoncuları ise duyulur nesnelerin dışsal varlığını kabul etmekle birlikte yeni-Platoncu bir anlayışla bilgi nesnelerine daha fazla ağırlık verdiler. 18. yüzyılda Berkeley bilginin dışında duyulur bir dünyanın var olamayacağını ileri sürerken David Hume ile bilen özne de ortadan kalktı.

    20. yüzyılın başlarında filozoflar realizmin kendi düşünce sistemleri çerçevesinde Kantçı öznelciliğin ve genel olarak idealizmin karşıtı olarak kullandılar. Yeni-realizm ile bilinebilir nesnelerin bağımsızlığı savunulurken bilme edimi içinde monist bir yaklaşımla bilginin içeriğinin bilinen nesne ile sayısal açıdan eşit olduğu ileri sürüldü. Eleştirisel realizm yeni-realizmin bu monist tutumuna epistemolojik bir yaklaşımla karşı çıktı ve bilme ediminin nesnesi ile gerçek nesnenin algılanma anında sayısal açıdan iki ayrı şey olduğunu ileri sürdü.

    ROLATIVIZM: Fizikte ölçümlerin ve fizik yasalarının birbirlerine göre farklı hareket durumlarında bulunan gözlemciler bakımından değişebilirliğine ilişkin kavram. Klasik fizikte evrenin her yerindeki bütün gözlemcilerin hareketli olsunlar olmasınlar özdeş uzay ve zaman ölçümleri yapacakları kabul edilir hız ve uzaklık gibi nicelikler birbirlerine göre düzgün hareket eden referans sistemlerinin birinden öbürüne Galilei dönüşümleri adı verilen işlemlerle taşınabilir. Buna karşılık görelilik kavramına göre gözlemcilerin ölçümlerinde buldukları sonuçlar göreli hareketlerine bağlıdır.
    Fatih gibi aşık olacaksın ki
    İstanbul gibi maşuk düşsün bahtına...

  2. #22
    Moderator EyLüL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    31.01.2011
    Mesajlar
    4.527
    Post Thanks / Like
    Mentioned
    0 Post(s)
    Tecrübe Puanı
    230

    Standart

    SANAT FELSEFESİ: Sanatın sanat yaratmalarının ve sanat beğenilerinin özü ve anlamını konu olarak alan felsefe dalı.

    SANSUALİZM: Bilginin duyumdan geldiğini savunan öğreti... Bu öğreti zihnin bir tabularasa (boş bir kağıt) olarak görülmesinin sonucudur. Duyumculuk bilgilerimizin usun uranı olduğunu savunan usçuluk ve doğuşumuzdan beri bizimle beraber bulunduğunu savunan doğuştancılık öğretilerine karşıt bir öğretidir. Bilginin deneyden geldiğini savunan ampirizm duyumcu bir temel üzerinden yükselmiştir.

    Duyumculuk antikçağ Yunan düşüncesinin bilgicilik akımıyla başlar. Protagaras’a göre bilgimizin tek kaynağı duyumdur. Duyumlarımızın dışında başka hiçbir bilgi edinilemez. Bunun içindir ki ilk neden’i araştırmak boşunadır.
    “ insan her şeyin ölçüsüdür”. Atomav Demokritos Epikuros gibi düşünürler de bu kanıdadırlar. Duyumculuk temelde özdekçi bir öğretidir ve nesnel bir gerçekliğe dayanır. Çünkü duyumlar dış dünyanın nesnel gerçekliğin imgeleridir. Bilgi kuramının ilk ve sağlam kanıtı bilgilerimizin biricik kaynağının duyumlar olduğudur. İkincisi; duyum insana nesnel gerçeği bildirir. Üçüncüsü; sağlam ve kuşkulanamaz kanıt da pek açık olarak şöyle dile gelir; Nesnel gerçek özdeksel yapıdadır.

    SENTEZ (bireşim): Çeşitli ögeleri bir araya getirme bir bütün içinde birleştirme. Bu birleşmenin sonucu. Karşıtı çözümleme'dir.

    SEPTİSİZM: Her tür bilgi savını şüpheyle karşılayan ve bunların temellerini etkilerini ve kesinliklerini irdeleyen tutum. Şüphecilik felsefe tarihi boyunca yerleşik kanılar ve inançları sarsmış felsefe bilim ve özellikle dinde birçok anlayışın değişmesine ortam hazırlamıştır.
    Antikçağda Thales’ten beri ortaya atılan felsefesel açıklamalarının çokluğu doğal olarak eleştiriyi ve şüpheyi gerektirmiştir. Antikçağ Yunan bilgiciliğinin kurucusu Protagoras tarihsel süreçte ilk şüphelenen düşünürdür. Protagoras “ her şeyin ölçüsü insandır. Her şey bana nasıl görünürse benim için öyledir. Üşüyen için rüzgar soğuk üşümeyen için soğuk değildir. Her şey için birbirine tümüyle karşıt iki söz söylenebilir” der. demek ki herkes için gerekli kesin ve mutlak bir bilgi edinmek sonsuzdur. Protagoras’ın şüpheciliği göreli şüpheciliktir. Şüphecilik Elis’li Pyrrhon’la birlikte okullaşır. Bilgi sorununu sistematik olarak ilk inceleyen şüpheci Pyrrhon’dur.

    Descartes’de bir şüphecidir. Onun şüpheciliğine yöntemli şüphe denir. Descartes şüpheciliği kesin bilgiyi buluncaya kadar tüm bilgileri gözden geçirme anlamında bir yöntem olarak kullanmıştır. Pyrrhon Platon ve Aristoteles okulları arasında bir karşıtlığı sezmiştir ve bu karşıtlığı daha sonra Stoa ve Epikuras okullarında derinleşmesini izlemiştir. Bu gözlemleri Pyrrhon’a felsefe öğretilerine karşı güvensizliği ve bundan ötürü de şüpheyi aşılamıştır. Pyrrhon’un şüpheciliği bu temel maddede açıklanabilir.
    1) Nesnelerin gerçek yasası kavranılmaz.
    2) Öyleyse nesneler karşı tutumuz yargıdan kaçınma olmalıdır
    3) Ancak bu tutumlardır ki ruhsal dinginlik’e ulaşabilir.
    Pyrrhoncular için gerçek mutluluk budur.

    SEZGİCİLİK: Alm. Intuitionismus Fr. intuitionisme İng. iniuitionism intuitionalism es. t. tehaddüsiye

    1. Sezgiye us anlık kavramsal düşünme karşısında üstünlük veren; sezgiyi bilginin özellikle felsefe bilgisinin temeli olarak gören öğreti (Bergson). bkz. sezgi.

    2. (Ahlak öğretisi olarak) Eylemlerin iyi ya da kötü oluşlarının onların değerleri ve sonuçları üzerine herhangi bir düşünüp taşınma ile değil doğrudan doğruya sezgiyle bilinebileceğini savunan görüş.

    3. (Matematikte) Matematiğin temellerinin sezgi yoluyla doğrudan doğruya kesinlikle kavrandığını ileri süren görüş (mathematical intuitionism; kurucusu: L.E.J. Brouwer);
    bu görüşe göre insan anlığının yapıcılığından doğan "matematiksel var- oluşlar" ancak sezgi yoluyla sınanabilirler; bu görüşte matematiğin mantık ve felsefe karşısında üstünlüğü de kabul edilir çünkü ne bilim ne felsefe ne de mantık matematik için bir öndayanak olabilirler.

    SOYUTLAMA: Bir nesnenin herhangi bir yanını öbürlerinden ayırarak tek başına ele alan ansal işlem. Soyutlama bir bilgi yöntemi olarak insan zihninde yapılır. Ne var ki idealist soyutlama anlayışı ile diyalektik soyutlama anlayışı birbirinden tümüyle karşıttır. İdealist soyutlama soyutlama sonucu olan kavram ve düşünceleri saltıklaştırır ve bunları nesnel gerçekliğin yerine koyar. Soyutlama gerçekte yeniden somuta varmak ve somut bütünü parçalarında da birbiri ile olan ilişkileri içinde tümüyle kavramak için kullanılan bir yöntem bir araçtır. Soyutçuluk bu amacı araçlaştırır ve somuta varmak amacını unutarak soyutta kalır. Felsefenin bütün yanlış sonuçları bu aracı amaçlaştırmaktan doğmuştur. İnsanın karnını doğuran ekmek düşüncesi değil ekmeğin kendisidir. Ekmek düşüncesini nasıl ekmek yerine koyamazsak özdekten soyutlanan öz düşüncesini de özdeğin yerine koyamayız. Gerçekte soyutlama bilme sürecinde zorunlu bir yöntemdir. İdealizme düşmeksizin gerçekleştirilen soyutlama bilimsel soyutlamadır. Kavramlar soyutlamalarla elde edilirler. Ama nesnel gerçeklerle denenir ve doğrulanırlar. Soyut kavram ve düşüncelerin hakikiliklerinin ölçütü insansal pratiktir. Soyutlamada aşırılığa varmaya ya da soyutlamaları kötüye kullanmaya soyutçuluk denir.

    SÖYLENCE (efsane): Tanrılar kahramanlar önceki çağların olayları üzerine anlatılanlar masallar öyküler.

    SÜREÇ: Belli bir düzen içinde yinelenen ilerleyen gelişen olay ya da eylemler dizisi. Belli bir sonuca ulaşan düşünce akışı.
    Fatih gibi aşık olacaksın ki
    İstanbul gibi maşuk düşsün bahtına...

  3. #23
    Moderator EyLüL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    31.01.2011
    Mesajlar
    4.527
    Post Thanks / Like
    Mentioned
    0 Post(s)
    Tecrübe Puanı
    230

    Standart

    TARİHSEL OKUL: Alm. Historische Schule Fr. ecole historique İng. historical school es. t. tarihi mektep.

    1. (Dar anlamda) 19. yüzyılın başlarında kurulan (Savignhy Eichhorn vb.) tarihsel hukuk okulu. Aydınlanmanın usçu hukuk anlayışına karşı hukuku tarihsel gelişmenin bir sonucu ve ulus tininin organik bir biçimde gelişmiş ürünü olarak görür.
    2. (Geniş anlamda) Hamann Herder Möser Lessing'le başlayan ve Grimm Kardeşler ile Ranke'nin çalışmalarında doruk noktasını bulan bilimsel gelişme; bu gelişmeyle Alman tarih bilimleri yalnızca tek tek bilimler olarak klasik biçimlerine ulaşmakla kalmayıp aynı zamanda yeni bir tarih bilinci ve dünya görüşü yaratmışlardır. Bu okulun yöntem ve anlayışı özellikle Hegel'in tarih felsefesi ile çatışır. Bu okula göre tarihte oluşmuş olanın başlı başına bir değeri vardır. Tarihin oluşturduğu devlet hukuk sanat gibi biçimler bir ulusun ya da bir çağın özel ruhunun (tininin) yaratmaları olarak anlaşılmalıdır.

    TARİHSELCİLİK: Alm. Historismus Fr. historisme.

    19. yüzyılın ortalarında özellikle Almanya da tarih bilimlerinin bağımsız gelişme sürecinde ortaya çıkan düşünce akımı. Olayların açıklanmasında tarihe öncelik veren eğilim; tarihsel düşünme eğilimi. Bu bağlamda:

    1. Bütün olayları başarıları ve değerleri içinde doğdukları tarihsel durumlardan ve tarihsel koşullardan kalkarak anlamaya çalışan giderek bu olayların nesnel içeriklerinin ve bugünkü anlamlarının açıklanmasını da ancak bu geçmişe bakış içinde elde edeceğine inanan düşünce biçimi.
    2. İnsan varoluşunun özünü onun tarihselliğinde gören tarihselliği insan yaşamının canlı temeli diye anlayan böylece de dünyayı tarih olarak kavrayan felsefi düşünme doğrultusu.
    Özellikle Dilthey York v. Wartenburg ve varoluşçu felsefede karşımıza çıkar; -.tarihsel okul'da doruğuna erişir.
    3. Tarihi yalnızca kendisi için inceleme; tarih eğitimine aşırı önem vererek gelişigüzel geçmiş değerleri yeniden canlandırma uğruna bugünü feda etme. Tarih kültürü ve bilginliğinin yaşama ve eylemeyi felce uğratacak biçimde aşırılığı.
    4. Tarihin ilkece olduğundan değerli görülmesi; tarih gerçeklerinin değişmez yetkeler olarak saltıklaştırılması.

    TASAVVUF: İnsanın duygu ve sezgi yoluyla Tanrı'ya erişmesini ve onunla bütünleşmesini mümkün gören öğreti.

    TEİZM: Evreni yaratan ve yöneten vahiy yoluyla insanlara buyruklar veren bir tanrının varlığına inanır. Teizm deyimi usu ve iradesi olan kişisel bir tanrının varlığını ileri sürmekle vahyi inkar ederek herkesin kendi aklına tabi olmasını ileri süren teizmin Allah ile alemi bir sayan panteizmin Allah’ı ve dini inkar eden ateizmin çoktanrıcılığı kabul eden politeizmin karşısındadır. Bağnaz dinsel bir felsefe öğretisidir bilimi yadsır. Tanrıya insansal duygular yükleyen biçimine kişisel teizmin tanrıyı tüm nesneleri nedeni sayan biçimine ussal teizm denir.

    TEKÇİLİK (monizm): Gerçekliğin temeli olarak yalnızca tek bir ilkeyi kabul eden öğreti.

    TEKBENCİLİK: Alm. Solipsismus Fr. solipsisme İng. solipsism Lat. solus = yalnız tek; ipse = ben es. t. eneiye

    1. "Yalnız ben varım benden başka her şey yalnızca benim tasarımımdır." diyen; öznel ben'i..bilinç içerikleriyle birlikte tek gerçek tek var olan olarak kabul eden felsefe görüşü (kuramsal bencillik).
    2. Felsefede yöntem açısından çıkış noktası olarak ben'i alan görüş (yöntemse) tekbencilik. Descartes Driesch).
    3. Ahlak açısından yalnızca kendinin yaşama savını tanıyan kendi ben'ini yaşamın ve gerçekliğin özeği yapan görüş (ahlaksal bencillik. Stirner).

    TEMELLENDİRME: İleri sürülen bir iddia için temel dayanak gerekçe verme. Tomasçılık.

    Alm. Thomismus Fr. thomisme İng. Thomism
    Aquinolu Thomas ve ona bağlı olanların:
    a. Aristoteles felsefesi ile Hıristiyan dünya görüşünü uyum içinde birleştirmeye çalışan;
    b. İnsan istenci ile Tanrının önceden belirlenmesini doğal-doğalüstü bir varlık düzeni içinde birleştiren;
    c. Usun üstünlüğünü istenç ve istenç özgürlüğü üzerindeki egemenliğini öne süren öğretileri.
    Tomasçılık Katolik kilisesinin temel felsefesi olmuştur.

    TOPLUM FELSEFESİ: Toplumun ve sosyal olayların özü ve anlamı üzerinde felsefe araştırmaları. Toplumun özü ve nasıl olması gerektiği üzerindeki felsefe öğretileri.

    TÖZ (cevher): Değişen durumlara karşı kalıcı olan; kendi kendisiyle kendi kendisinde var olan. Var oluşu için başka bir şeye ihtiyacı olmayan. John Locke “ niteliklerin yalnız başlarına var olmakta devam etmelerini kavrayamıyoruz. Zorunlu olarak bunlara destek olan başka bir şeyin var olması gerektiğini düşünüyoruz. Destek olan bu şeyin de birçok nesnelerde bulunduğunu varsayıyoruz işte bu ortak desteğe Töz adını veriyoruz...” demiştir. Descartes de şöyle demektedir: “tözü düşündüğüm zaman var olmak için kendinden başka hiçbir şeyin varlığına muhtaç olmayan bir şeyi düşünüyorum. Açık söylemek gerekirse böyle olan yalnız Tanrı’dır.” Hollandalı Yahudi düşünürü Spinoza da şöyle diyor: “töz sözcüğünden kendiliğinden ve kendisi için var olanı anlıyorum. Bu kavramın meydana gelmesi için başka bir kavrama ihtiyaç yoktur...”

    İslam düşünürlerine göre töz ya kendi özünden dolayı ya da kendi başına vardır. Kendi özünden dolayı varolan varolması için hiçbir şey gerekmeyen cevher Tanrı’dır. Kendi başına var olan ise varolmak için başka bir şeyde bir başına var olan ise varolmak için başka bir şeyde bulunmayan başka bir şeye dayanmayan bağımsız olan tözdür. Bu anlamda Tanrı dışındaki nesnelerde tözdür. Bu düşünürlere göre soyut tözler başlangıçsız maddi tözler ise yaratılmıştır.

    TÜMEVARIM: Tekil ve tikelden tümeli özelden geneli çıkaran uslamlama yöntemi... Francis Bacon bilimsel araştırma yönteminin felsefesel içeriğini saptayarak tümevarımı şöyle tanımlamıştır: “bilmek için sınamak gözlemlemek olayları çözümlemek ve sonra ayrı olaylardan genellemeler yapmak ve sonuçlar çıkarma yöntemi” . tümevarım yöntemi bilimsel önemini 17. ve 18. yüzyıllarda kazanmış ve Francis Bacon Galile Newton ve John Stuart Mill’in katkılarıyla bir hayli gelişmiştir. Bugün iki türlü tümevarım ayırt edilmektedir: Bir sınıfa giren bütün öğelerin incelenmesi sonucu olan tam tümevarım bütün öğelerin incelenemeyeceği durumlarda zorunlu olarak başvurulan ve çok sayıda öğenin incelenmesiyle yetinen eksik tümevarım. Eksik tümevarımlarda varılan sonuç belkili bir sonuçtur. Örneğin birçok kedinin kuyruklu olduğuna bakarak bütün kedilerin kuyruklu olduğu yolunda tümevarımsal bir sonuç çıkarırız ne var ki Man adalarında yaşayan kediler kuyruksuzdur. Bu yüzden “bütün kediler kuyrukludur” dememiz daha doğru olurdu.

    Deneysel bilimler olaylardan yasalara götüren bir yöntem olan tümevarım yöntemini kullanırlar tümdengelimi kullanırlar . örneğin bir buz parçasının ateş üstünde eridiğini birçok kez görsek “ateş buzu eritir” tümevarımını uslamlarız. Bilim şöyle bir tasımlama yaparak bunu yasalaştırır: birinci öncüle nedensellik ilkesini koyar ve “ aynı nedenler aynı koşullarda aynı sonuçlar verir” der. İkinci öncüle deneylerimizin sonuçlarını yerleştirir ve “ateş buzu eritir” der. Sonra bu sonucu tümelleyip bilimsel bir yasa haline getirir ve “ısı her zaman buzu suya dönüştürür” der. Bu yasayı bilimsel olarak ortaya koyan görüldüğü gibi nedensellik ilkesidir sadece gözlemlerimiz ve deneylerimiz değildir

    Diyalektik materyalizm tümevarımla tümdengelimi bilgi sürecinin birbirlerini belirleyen ve kopmaz bir bağımlılık içinde bulunan yanları olarak görür; ayrı ayrı yeterli bulmaz ve bunlardan birinin saltıklaştırılmasına karşıdır. Tümevarımla tümdengelimin bağımlılığı kuramla kılgının bağımlılığı gibidir. Deneysel verilerden kuramsal sonuçlar çıkarılırken (tümevarım) o kuramsal sonuçları deneyleyerek (tümdengelim) doğrulamak gerekir.

    TÜMDENGELİM: Tümelden tikeli ve genelden özeli çıkaran uslamlama yöntemi... Tümdengelim doğru olan ya da doğru olduğu sanılan önermelerden zorunlu olarak çıkan yeni önermeler türetir. Öncüller doğruysa sonuç da mantıksal bir zorunlulukla doğrudur. “Örneğin: insan ölümlüdür Ahmet insandır öyleyse Ahmet de ölümlüdür” tasımı tümden gelen bir tasımdır. Bütün insanların ölümlü oldukları doğruysa Ahmet de bir insan olduğuna göre Ahmet’in de ölümlü olması zorunludur başka türlü olamaz.

    Deneysel bilimin tümevarımcı bilgi yönteminin kurucusu Francis Bacon deneye başvurmadığı salt düşünsel bir uslamlama olduğu için tümdengelimi yadsımıştır. Buna karşıt Hegel tersine ancak tümdengelenin gerçek olduğunu bireyselden yola çıkılarak tüme varılamayacağını savunmuştur. Ona göre idealizm için tek geçerli yöntem tümdengelim yöntemidir.

    Tümdengelim ve tümevarım yöntemleri tümelle tikel (genelle özel) arasında sıkı bir ilişki gören ve bu ilişkiyi en doğru şekilde ortaya koymanın yollarını araştıran Aristoteles’in buluşudur. Genelden özele inen tümdengelim yöntemiyle özelden genele çıkan tümevarım yöntemi 17. yüzyıldan itibaren bir hayli gelişmiştir. Özellikle bu iki yöntem arasındaki bağlılık ikisinin birlikte kullanılması diyalektik mantıkta gerçekleşmiştir.
    Fatih gibi aşık olacaksın ki
    İstanbul gibi maşuk düşsün bahtına...

  4. #24
    Moderator EyLüL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    31.01.2011
    Mesajlar
    4.527
    Post Thanks / Like
    Mentioned
    0 Post(s)
    Tecrübe Puanı
    230

    Standart

    UTULİTARİZM: Etikte bir eylemin doğruluğunu etkilediği kişilere getirdiği mutlulukla ölçen görüş.

    İngiliz düşünürleri Jeremie Bentham’ın temellerini atıp John Start Mill’in geliştirdiği utilitarizm öğretisine göre ahlakın ölçütü yarardır. Mill “felsefenin doğuşundan beri düşünürlerin en üstün “iyi”nin ne olduğunu aradıkları ve bunu Bentham’la birlikte bulduğunu savunur. Ve en üstün iyi yarardır ve iyiyi kötüden ayırmak için yararlı olup olmadığına bakılmalıdır der.
    Utilitarizm herhangi bir eylemin yalnızca o eylemde bulunan kişiye değil herkese yarar sağlanmasına doğruluk ölçütü olarak alır.

    Bentham ve Mill’e göre mutlak iyi haz duygusunun acıya yalnızca yararlılık ilkesi ışığında yorumlandıklarında anlamlıdır. İnsan davranışının tek amacı haz duygusunu arttırmak olduğunda herhangi bir davranışın doğruluğunun ya da gerekliliğinin belirlenmesinde alınacak ölçüt de bu mutluluk hedefi açısından yararlıdır. En çok sayıda kişiye en yüksek düzeyde mutluluk” sağlayacak eylem özellikle yaşama alanında önemli rol oynar. Yasa koyucu toplumdaki bireyler en üst düzeye çıkarmaya çalışır. Benzer biçimde bireyin öbür topluluk üyelerine zarar vermesini engellemek için de caydırıcı cezalar belirler. Bu ceza kötüdür fakat daha büyük bir kötülüğü önlediğinden yaralı görülebilir.

    USÇULUK: Alm. Rationalismus Fr. rationclisme İng. rationalism Lat. ratio = us es. t. akliye

    Us bilgisine dayanan doğruluğun ölçütünü duyularda değil düşmede ve tümdengelimli çıkarımlarda bulan öğretilerin genel adı.

    1. Bilgi öğretisinde usculuk bilginin usa anlığa düşünceye dayandığını ileri sürer. Usta gerçekliğin bilgisini veren önsel kavramlar ve önsel önermeler vardır.
    Eski Yunan filozoflarından bir çoğu özellikle Parmenides ve Platon usçudurlar.

    Yeniçağda Descartes usçuluğu temellendirmiştir. Ona göre doğruluk duyusal algılarda değil us kavramlarında doğuştan kavramlarda (ideae innatae'de) verilmiştir. Bu gibi kavramlar matematiğin kavramları ile töz nedensellik gibi düşünce kavramlarıdır. Bunlar doğuştandırlar başka deyişle usa dayanırlar doğrulukları duyusal algıda değil düşüncede temellendirilmektedir. Çünkü "Açık ve seçik olarak kavranan her şey doğrudur." burada doğru gerçek oluşu da dile getirir.
    Başka usçu filozoflar: Spinoza Leibniz Kant Hegel. Hegel usçuluğun doruğuna ulaşmıştır. Ona göre asıl gerçeğe hiç deneye başvurmadan yalnızca düşünmenin sınırları içinde kalınarak varılabilir; "Usa uygun olan gerçektir gerçek olan da usa uygundur."

    2. Tüm gerçekliğin yapısını usa dayanarak kurmaya çalışan öğretiler . yüzyılda modern ilimlerle bağlılık içinde olan fizikötesi eğilimlerin us ülküsü olarak )

    3. Yöntem bakımından usçuluk:
    a. Matematiğe ve onun yöntemlerine yönelen çalışmalar: Bilgiyi. özellikle fel- sefe bilgisini az sayıda temel önermelere ilkelere dayanarak az sayıda ilkelerden çıkararak usa uygun bir dizge olarak oluşturma çabası. (CSr. Spinoza'nın "Ethica" adli yapıtının alt başlığı "geometrik yönteme göre tanıtlanmış" sözlerini taşır.)
    b. Salt düşünmenin içinde kalarak yalnızca kavramın kendi kendine işlemesiyle bilginin oluşmasını sağla- yan yöntem. (Ör. Hegel'in eytişimsel yöntemi kaplamı en geniş olan kavramdan kalkarak bütün düşünülenleri birbiri ardından aynı yöntemle geliştirir; eytişim hem düşünmenin hem de tüm varlığın (gerçeğin) gelişme biçimidir; böylece eytişim Hegel'de evrensel bir yöntem olur.)
    c. Bilgi kazanmada ve yaşamı biçimlendirmede tek araç olarak usun tutarlı bir biçimde uygulanması (eğilim olarak örneğin modern pragmacılıkta).

    USDIŞÇILIK: Alm. Irrationalismus Fr. irrationalisme İng. irrationalism
    Yaşamada ve bilgilerde usdışı öğelere tek yanlı olarak ağırlık veren görüş. Şu türleri vardır:
    1. (Bilgi öğretisinde) Görü sezgi sevgi duygu ve içgüdüleri bilginin kaynağı sayan görüş.
    2. (Fizikötesinde) Usdışı bir evren temelinin bulunduğunu kabul eden görüşlere verilen ad.

    USSAL: (Os. Aklî Mâkul Müstenidi akıl Nazari Zihni Mantıki Müstedel. Nutki; Fr. Rationnel Al. İng. Rational ayrıca Al. Verminftig İt. Razionale) Usa değgin... Usauygun ve usçul da denir. Usa uygun düşeni usun saçma bulmadığını da dile getirir. Usla elde edilmiş olan anlamında da kullanılır. Bütün anlamlarında usdışı deyiminin karşıtıdır. Sağduyuya aykırı düşmeyen ussaldır. Dilimizde Türkçe yazımıyla rasyonel deyimi de kullanılıyor. Türk Dil Kurumunca yayımlanan Ruhbilim Terimleri Sözlüğünde şöyle tanımlanmıştır:
    "Coşkuyla değil us ve düşünme süreçleriyle ilgili olan". Ruhbilim dilinde coşkusal deyiminin karşıtı olduğu gibi metafizik dilde de sezgisel ve kılgısal deyimlerinin karşıtıdır. Adı geçen Ruhbilim Terimleri Sözlüğünde bütün ruhsal görünümlerin ölümsüz ve nesnel olmayan bir ruhun görünümleri olduğunu savunan felsefe ya da dinsel ruhbilim akımını dile getiren ing. rational psychology deyimi karşılığı olarak ussal ruhbilim elde bulunan tutamaklar arasından en iyilerini seçerek güvenilir yargılarla sağlam bir yoldan sorunları çözmeyi dile getiren ing. rational problem-solving deyimi karşılığı olarak ussal sorun çözümü davranışları öncelikle duyumlara ve sezgilere dayanan coşkusal tipin karşıtı olarak daha çok usla davranan tipi dile getiren Dr. Jungun terimi ing. rational type deyimi karşılığı olarak ussal tip deyimleri önerilmiş ve tanımlanmıştır. Bk. Usalır Us Ussallık Ussallaştırma.

    USLAMLAMA: (Os. İstidlâl Muhâkeme Fikrü nazar Kıyâsı aklî Huccet Kıyâs Nazar İstidlâli tâhlilî Delil Fikir; Fr. Raisénnement Al. Vernunftschluss İng. Reasoning İt. Ragionamento) Ussal yargıların mantıksal dizimi... Usavurma da denir. Çıkarsama ve bunun anlamdaşı olan Çıkarım deyimleriyle de yakın anlamlıdır. Bilinen önermelerden bilinmeyen önermeleri çıkarmayı dilegetirir eşdeyişle belli bir takım önermelerden mantıksal ilerlemelerle sonuç çıkarmaktır. Örneğin buğdayın besleyici olduğunu ve ekmeğin buğdaydan yapıldığını biliriz doğru olduklarını bildiğimiz bu önermelerden "ekmek besleyicidir" sonucunu çıkarırız; bu bir uslamlamadır. Bu yüzden uslamlamaya us yürütme (Akıl yürütme) de denir. Mantık bu uslamlama bilimidir. Bir önermenin doğru olup olmadığı mantığın işi değil o önermenin ilgili olduğu bilimin işidir. Mantık bir önermenin doğru olup olmadığını bilemez sadece "A önermesi doğruysa B önermesi de doğru olmalıdır" der uslamlama da budur. Aristoteles'in tasım öğretisi böylesine bir uslamlamadır. Uslamlama tümdengelim ve tümevarım yöntemiyle yapılır. Uslamlamak (muhakeme etmek) ussal bir işlemdir. Bu yüzden us uslamlama yetisi olarak de tanımlanmıştır. Örneğin Fransız düşünürü Descartes (1596-1650) felsefesini uslamlamayla kurmuştur. Descartes'a göre bir düşünceyi meydana getiren daha önceki bir düşüncedir. Öyleyse düşünce zincirinin arasına yanlış bir düşünce karıştırmaksızın sırayı titizlikle kovalayarak gerçeğe varılabilir. Uslamlamanın büyük değeri yeni bilgiler vermesi bilgilenme sürecinin kuram ve varsayım gibi yüksek bilimlerini oluşturmasıdır. Tümdengelen uslamlamalarda çıkarılan sonuç kesindir tümevaran uslamlamalarda olasılı ya da yanlış olabilir. Alman idealisti Hegel uslamlama'yı Al. Schluss deyimiyle dile getirmiştir bu aynı zamanda tasımı anlamına da gelir. Nitekim Hegel'in Mantık'ını Fransızcaya çeviren Georges Noel (Paris 1897) Hegel'in bu deyiminin karşılığı olarak uslamlama ya da tasım (Fr. Raisonnement ou syllogisme) deyimini kullanmıştır. Hegel uslamlamayı küçümser ve "keyfe göre konulan önermelerden keyfe göre sonuçlar çıkarma" olarak tanımlar bunun yerine diyalektik yöntem'i koyar. Hegel'e göre sonuç çıkarma keyfe göre ve rastlantısal değil kesin ve zorunlu olmalıdır ki bunu da ancak diyalektik yöntem sağlar. Hegel nasıl uslamlamayı diyalektik yönteme oturtmuşsa Descartes ve onun izleyicisi Spinoza da geometrik yönteme oturtmuşlardı. Descartes ve Spinoza'ya göre de felsefe rastgele uslamlamalarla değil geometrik yöntem'le kesin ve zorunlu sonuçlar çıkarmalıdır. Ne var ki uslamlama bilimsel kullanımında hiç de keyfe göre ve rastlantısal sonuçlar vermez. İnsanlar ölümlüyse ve Sokrates de bir insansa Sokrates'in de ölümlü olacağı kesin ve zorunludur. Bk. Tasım Çıkarsama Tümdengelim Tümevarım Mantık Kuram Varsayım.

    UYUM (armoni): Çokluğun ve karşıtlığın düzenli bir birlik oluşturması. Uyum sanat felsefesinin de temel bir kavramıdır.

    UZAY: Bütün varlıkların içinde bulunduğu sonsuz boşluk; bütün var olanları içinde bulunduran şey.
    Fatih gibi aşık olacaksın ki
    İstanbul gibi maşuk düşsün bahtına...

  5. #25
    Moderator EyLüL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    31.01.2011
    Mesajlar
    4.527
    Post Thanks / Like
    Mentioned
    0 Post(s)
    Tecrübe Puanı
    230

    Standart

    Vahiy: Peygambere gelen tanrısal kelam ve haber. Bir düşünce ya da buyruğun Tanrı tarafından elçisine ilham edilmesi; Tanrının yüksek öneme haiz mesajlarını; kendi varoluşu sıfatları iradesi vb. ile ilgili temel bilgileri insanlığa Peygamber aracılığıyla iletme yolu.

    Vahiy İslam dininde Kuran’ın bildirdiğine göre ‘Oku!’ anlamına gelen ifadeyle başlamış Kur’an tamamlanınca da son bulmuştur. Kur’an’ın dışında kalan ve hadisi kutsi adı verilen hadislerin doğuşu da vahiy yoluyla olmuştur. Bununla birlikte Hadisi Kutsi’de sözler Hz. Muhammed’in olup tanrısal bir nitelik taşıyan ana düşünce vahiy yoluyla Peygambere bildirilir. İslam inancına göre deneyim üstü olan ve dolayısıyla bilimin konusu dışında kalan yalnızca inanç alanına giren vahyin niteliği sadece onu yaşayan peygamberler tarafından bilinenidir. Tanrı ile peygamberi arasındaki bu olay hakkında öteki insanların bilebildikleri şeyler vahyin gelişi esnasında peygamberde gözlenen dış belirtilerle peygamberin vahiyle ilgili açıklamalarından ibarettir. Bu nedenle din felsefesi açısından vahiyle ilgili en önemli problem her şeyiyle tinsel bir nitelik arzeden sıfatları açısından insana ve doğaya özgü olan sıfatlarla ifade edilemeyen mutlak bir Varlık olarak Tanrıyla O’ndan tümüyle farklı bir varlık olan insan arasındaki iletişimin zorluğunu açıklayabilme problemidir.


    Varlık: Yokluğa karşıt olarak var olan şey. Oluşa karşıt bir şey olarak değişmeden aynı kalan gerçeklik. Boşluğa karşıt bir şey olarak mekanda bir yer işgal eden kalıcı gerçeklik.


    Varolmak: Varoluşçu felsefe geleneği içinde özgür bireyle ilgili bir kategori olarak kışının Kendisini alternatifler karşısındaki özgür seçimler yoluyla gerçekleştirmesi durumuna ya da eylemine verilen ad.
    Buna göre varolmak kişinin bir grup sınıf ya da yığının üyesi olmaktan alabildiğince çıkarak daha çok ve daha yoğun olarak bir birey haline gelmesini; bireysellik adına tümelliği aşmasını; izleyici olmaktan çıkarak aktif aktör haline gelmeye çalışmasını ifade eder.

    Varoluş: 1- Genel olarak varolma durumu. 2- Dış dünyada insanın bilgisinden bağımsız olarak gerçekleşme mekan ve zaman içinde potansiyel değil de aktüel bir varlığa sahip bulunma hali.
    3- Soyutlama ya da teorilere karşıt olarak canlı ya da yaşanan gerçeklik. 4- Bir şeyin asil doğasından dolayı olması gereken şeyi ifade eden öze karşıt olarak o şeyin her ne ise her nasılsa öyle olması durumu. 5- Tanımlanamayan kendinden kaim birey.

    Varo1uşçu etik: Varoluşçuluğun Aydınlanma değerlerine modern rasyonalizme liberalizmin kitle kültürüne ve yığın ahlâkına karşı soylu ve görkemli bir tepki olarak yorumlanan etik anlayışı.

    Varoluşçu etik her şeyden önce bir özgürlük etiği olmak durumundadır. Hemen tümüyle özgürlük problemi üzerinde odaklaşan söz konusu etik modern insanın içinde bulunduğu durumu teşhis ettikten sonra insanlara yitirmiş oldukları özgürlük duygusunu yeniden kazandırma onları yanılsamadan kurtarma insanların hayatlarını yeni bir ışık altında görmelerini sağlama misyonunu üstlenmiş olan pratik bir felsefe olarak gelişmiştir. Çünkü varoluşçu düşünürler öz-gürlük problemini bir felsefe sistemi içinde ele alınıp tartışılacak teorik bir problem olarak değil fakat pratik bir problem olarak görmüşlerdir. Egzistansiyalist etik insanlara bilimsel ve nesnel düşüncenin ifade ettiği nedenselliğin bir yanılsama olduğunu göstermek unuttukları özgürlük duygusunu anımsatmak onlara neye değer izafe etmek ve nasıl yaşamak gerektiğine karar vermek bakımından mutlak bir özgürlük içinde olduklarını kabul ettirmek ister.

    Başka bir deyişle insanlardan özgürlüklerini deneyimleyip hayata geçirmelerini isteyen egzistansiyalist etik özgürlüğü özümseyip hayata geçiren insanın dünyaya bakışının ve kendisinin bu dünyadaki yerine dair görüşünün bundan sonra fiilen değişip dönüşüme uğrayacağını iddia eder. Egzistansiyalist etiğin insanları değiştirmek ve dönüşüme uğratmak isteyen temsilcileri şu halde sadece birer misyoner değil fakat aynı zamanda duygusal ve pratik bakımdan birer yenilikçilidirler.

    Egzistansiyalist etiğin özgürlük kavrayışıyla etik teorisine getirdiği yeniliği teyid eden çok önemli bir diğer nokta da varoluşçu filozofların ahlâk felsefesi alanında doğrudan doğruya kendi kendini tanımlayan ve belirleyen insandan yola çıkmalarıdır. Her şeyi kucaklayan evrensel sistemlerin varlık ve toplumla ilgili nesnel doğruların insanın bireyselliğine kaçınılmaz olarak yabancı kaldığını ve dolayısıyla insanı kendi içinde eriten genel sentezlerin bireyin kendi hayatına dönük ilgisine hiçbir şekilde cevap veremeyeceğini savunan egzistansiyalist etik ahlâki problemlerin bu problemler özsel olarak bizatihi bireylerin kendilerini ilgilendirdiği için ahlâki bilincin nesnel ölçütlere evrensel ahlâk yasasına veya iradenin çıkar gözetmeyen akla tabi kılınmasıyla asla çözülemeyeceği iddiasındadır. Etik ile öznellik arasında olmazsa olmaz bir ilişki bulunduğunu iddia eden bu etik anlayışa göre ahlâki sorular birinci şahsın bakış açısından sorulmak durumunda olup gerçek özne de bilen değil fakat ahlâken varolan öznedir. Bununla birlikte nasıl yaşamak gerektiğini soran ahlâki özne kendisine karşı bir gözlemci konumu aldığı kendi insani durumuna ilişkin olarak kişisel olmayan nesnel bir kavrayış benimsediği zaman kendi kendisini aldatır. Söz konusu etik gelenek açısından insan ahlâken varolan özne ya da hakiki birey bilgiyle ya da nesnel olgulara veya dünyaya ilişkin olarak daha fazla bilgiye sahip olmak suretiyle değil fakat kendisine kendi hayatına anlam ve ahlâki bir yapı kazandıracak uzun vadeli ilgiler geliştirme imkanı verebilen seçimlerde bulunmak ve angajmanlara girmekle olabilir.

    Sadece bireyci değil fakat aynı zamanda öznelci olan söz konusu etik gelenek açısından ahlâk felsefesi etik alanında nesnelliği aramak yerine kaygıyı korkuyu yabancılaşmayı hiçlik duygusunu insanlık halini ele alıp kesinlikle öznelliğe yönelmelidir çünkü hakikat öznel olup bireysel varoluşun gerçekliği hiçbir soyutlama tarafından asla kavranıp ifade edilemez.

    Egzistansiyalist etik iradeci bir etik teorisidir. Zira bu anlayış insanı akıl sahibi bir varlıktan ziyade irade sahibi bir varlık. İrade fail olarak tanımlar. İnsanın evrendeki tüm diğer varlıklardan varoluşu bütün değerlerin kaynağı olan bir irfideye sahip olmak bakımından farklılık gösterdiğini öne süren egzistansiyalist düşünürler irfidenin yaratıcı boyutuna büyük bir önem atfederken her nasılsa varolan bir şekilde vuku bulan veya hiç kimsenin seçiminin objesi olmayan şeylerde en küçük bir değer bulunmadığını değer taşıyan biricik şeyin irade eylem olduğunu kendilerine bir değer yüklenen şeylerin bizzat iradi edimler tarafından yaratıldığını söylerler. Hatta hümanist veya ateist boyutu içinde egzistansiyalist etik akılla anlaşılabilir bir gelişme doğrultusu bulunmayan evrenin özde saçma ve anlamsız olduğunu insana yabancı ve kayıtsız dünyaya anlamın insan tarafından verildiğini öne sürer. Anlam düzen ve amaçtan yoksun olan böyle bir dünyada insanın hazır bulduğu ahlâki kurallar bulunmadığına göre egzistansiyalist etik ısrarla ahlâki ilkelerin kendi eylemleri dışında başka insanların eylemlerinden de sorumlu olan insan tarafından yaratıldığını öne sürer.

    Varoluşçuluk: J. P. Sartre K. Jaspers M. Heidegger ve G. Marcel gibi düşünür ta*rafından savunulmuş olan çağdaş felsefe akımı. İnsanın varoluşuyla doğal nesnelere özgü varlık türü arasındaki karşıtlığı büyük bir güçle vurgulayan iradesi ve bilinci olan insanların irade ve bilinçten yoksun nesneler dünyasına fırlatılmış olduğunu öne süren felsefe okulu.
    Genel bir çerçeve içinde dünyada bir insan varlığı olarak varolmanın ne olduğunu açıklama çabası içine giren bir okul ya da sistemden ziyade belli ortak ilgileri ve önkabulleri olan filozoflar tarafından oluşturulan felsefe hareketi ya da akımı olarak varoluşçuluğun soyağacı genellikle iki ayrı parçaya ayrılır: Bunlardan kendi içinde teolojik ve laik diye iki ayrı parça ya da geleneğe ayrılan birincisi bir irade sahibi varlık irade bir fail olarak insana verdiği önemle seçkinleşen etik gelenektir. Birincisinde S. Kierkegaard ikincisinde ise Nietsche bulunur.

    Varoluşçuluğun soyağacındaki ikinci temel parça varoluşçu felsefeye bir yöntem sağlayan insanın dünya ile olan ilişkisine dair sistematik bir açıklama için gerekli altyapıyı tedarik eden fenomenolojidir. Buradan hareketle varoluşçuluğun söz konusu iki atanın etik gelenekle Husserl fenomeno*lojisinin evliliğinden doğduğu söylenebilir.

    Varoluşçuluğu belirleyen temel özellik ve tavırlar şöyle sıralanabilir: 1- Varoluşçuluk her şeyden önce egzistans ya da varoluşun hep tikel ve bireysel yani benim ya da senin veya onun varoluşu olduğunu öne sürer. Bundan dolayı o insanı mutlak ya da sonsuz bir tözün tezahürü olarak gören her tür öğretiye gerçekliğin Tin Akıl Geist Bilinç İde ya da Ruh olarak varolduğunu öne süren idealizmlerin karşı çıkar. 2- Akını varoluşun öncelikle bir varlık problemi varoluşun kendi varlık tarzıyla ilgili bir problem olduğunu dile getirir ve varlığın anlamına ilişkin bir araştırmaya karşılık gelir. Bu çerçeve içinde her tür bilimci nesnel ve analitik yaklaşıma şiddetle karşı çıkan varoluşçuluk özellikle varoluşun zamansal yapısına ilişkin analiz yoluyla Varlığın genel anlamıyla ilgili bir öğreti belli bir ontoloji üzerinde yoğunlaşır.

    3- Bu bağlamda varoluşçuluk epistemolojik açıdan dünyanın insanın ilgi ve eylemlerinin etkisi ya da müdahalesinden bağımsız olan bütünüyle ve mutlak olarak nesnel bir tasvirinin olabileceğini yadsır. Dünya verilmiş olup onun varoluşundan kuşku duymanın bir anlamı yoktur. Ama dünya ya da varlık mutlaka insanla olan ilişkisi içinde betimlenmek veya araştırılmak durumundadır.

    4- Varoluşçuluğa göre varlığa ilişkin araştırma varolanın aralarından bir seçim yapmak durumunda olduğu çeşitli imkanlarla karşı karşıya gelmeyi gerektirir. Başka bir deyişle varoluşçu felsefe geleneksel felsefenin öne sürdüğü gibi özün varoluştan önce değil de varoluşun özden önce geldiğini öne sürer; insanın önce varolduğunu daha sonra kendisini tanımlayıp özünü yarattığını dile getirir. Yani varoluşçuluğa göre insanların insan varlıkları diye nitelenebilmeleri için kendisine uymak durumunda oldukları sabit ve değişmez bir öz yoktur. İnsan bilinci fiziki nesnelerin varlık tarzından bütünüyle farklı bir varlık tarzına sahiptir. O sadece bir şey (beden) olarak varolmaz fakat aynı zamanda hiçbir şey yani bir bilinç ve boşluk olarak varolur. Bilinci onu her ne ya da kim olacaksa onu seçebilmesinin önkoşuludur.

    İşte bu bağlamda insanın kendisine yabancı bir dünyaya fırlatılmış bulunduğunu onun kendisini nasıl oluşturursa öyle olacağını; kendisinin belirleyeceğini öne süren ve dolayısıyla determinizm ya da zorunlulukçuluğa büyük bir güçle karşı çıkan varoluşçuluk bireylerin mutlak bir irade özgürlüğüne sahip bulunduğunu insanın özgürlüğe mahkum olduğunu ve olduklarından tümüyle farklı biri olabileceklerini dile getirir.

    5- İnsana öz ünü oluşturma şansı veren bu imkanlar onun şeylerle ve başka insanlarla olan ilişkileri tarafından yaratıldığı için varoluş her zaman dünyadaki bir varlık olmak veya seçimi sınırlayan ya da koşullayan somut ve tarihsel olarak belirlenmiş bir durumda ortaya çıkmak durumundadır. Bu ise varoluşçuluğun tekbenciliğe ve epistemolojik idealizme taban tabana zıt bir felsefe akımı olduğu anlamına gelir.

    6- Varoluşçuluk nesneden yola çıkan. varlıkla ilgili nesnel doğrulara ulaşmaya çalışan görüşlere karşı özneden hareket ve öznel hakikatlerin önemini vurgular. Felsefenin varlık ve tümeller gibi konularla uğraşıp nesnelliği araması yerine korkuyu yabancılaşmayı hiçlik duygusunu insanlık halini ele alıp öznelliğe yönelmesi gerektiğini; hakikatin tümüyle öznel olup hiçbir soyutlamanın bireysel varoluşun gerçekliğini kavrayamayacağını ve ifade edemeyeceğini söyler.

    7- Varoluşçuluk özellikle de hümanist ya da ateist boyutu içinde evrenin akılla anlaşılabilir olan bir gelişme doğrultusu olmayıp özü itibariyle saçma ve anlamsız olduğunu evrenin rasyonel bir tarafı bulunmadığını evrene anlamın insan tarafından verildiğini öne sürer.

    8- Böyle bir evrende insanın hazır bulduğu ahlâk kuralları olmadığından; varoluşçuluk ahlâki ilkelerin kendi eylemleri dışında başka insanların eylemlerinden de sorumlu olan insan tarafından yaratıldığını savunur.


    Varoluş evreleri: Varoluşçu düşünür Sören Kierkegaardın egzistansın varolan bireyin seçimlerine bağlı olarak yaşam süresi içinde bulunabileceğini söylediği varoluş tarzları.

    Özellikle pratik alanda etik düzlemde ça*lışan birçok filozof gibi Kierkegaard da kendisine bir misyon yüklemiştir. Kendisine bu bağlamda Sokrates’i örnek alan filozof misyonunu egzistansa ahlâki gerçekliğini hissettirebilmek onun varolan bir birey ya da kendisi olmasını umutsuzluğunun farkına varmasını sağlamak onda gerçek bir dönüşüm yaratma misyonunu gerçekleştirebilmek diye tanımlamıştır. O işte bu misyonunu hayata geçirebilmek için dolaylı bir iletişim tarzı içinde bireyin hayatının akışı boyunca kendisinde yer alabileceği üç ama gerçekte biri diğer üçüne hazırlık olacak şekilde dört ayrı varoluş evresi küresi ya da tarzından söz etmiştir: Estetik ahlâki ve dini varoluş tarzı. Son çözümlemede ne yapmak hangi yoldan gitmek veya nasıl bir yaşam tarzı benimsemek gerektiğine karar vermek bireyin kendi işi olduğundan Kierkegaard insanların özgürlüklerine her koşul altında saygı gösterir ve onlara sadece durumlarının veya ko*numlarının mahiyetini ve sınırlarını göstermek ister. O Sokrates’le kıyaslandığında çok daha yumuşak ve zararsız bir at sineğidir.

    Kierkegaard’ın sözünü eniği üç temel bireysel varoluş küresinin gerisinde ya da temelinde henüz birey veya kendisi olamamış muhtemelen olmak da istemeyen insanın yaşamını karakterize eden evre olarak «sürü hayatı» bulunur. Burada insan kendisini üyesi olduğu içinde yaşadığı toplumla özdeşleştirir. Bu toplum da ya organik bir cemaat ya da daha kötüsü geleneksel toplumun çöküşünden sonra ortaya çıkmış olan atomize bireylerden oluşmuş sürü toplumudur. O burada kendisinin bir birey olarak farkında olmadığı gibi kendisine açık olan alternatiflerin de farkında değildir; özgürlüğünden tinsel imkanlarından vazgeçen bu insan yalnızca iyinin ve kötünün nasıl yaşayacağının ölçüsü olarak sosyal norm ve standartları kabul eder ve sürü içinde oldukları gibi kabul ettiği bu normlara göre yaşar.

    İnsan varlığı Kierkegaard’a göre kendisinin bir birey olarak farkına vardığında sürü ya da sosyal kimliğinden sıyrılma çabası içinde kendi kimliğini oluşturma yoluna girdiğinde kendisini diyalektik olarak açımlanan varoluş tarzları ya da küreleri içinde bulur. Söz konusu varoluş tarzlarından birincisi olan estetik varoluş söz konusu olduğunda onun bireyciliği asosyal bir amoralizm şeklini alır. Yani o toplumsal rol ve bağları kendisine bütünüyle yabancı bir şey olarak görür; onun dünya ve başkaları ile olan bağı yüzeysel bir bağ olup egzistans onları kendi tüketici ya da sömürücü amaçları için kullanır. Estetik varoluş küresindeki bireyi dışsal uyaranlar yönetir onun bilinci kendisine değil dışarıya yönelmiş durumdadır. Dahası o başkalarını kendi amaçları için kontrol altında tutabilmek ve idare edebilmek amacıyla kendisini hem kendisine ve hem de başkalarına karşı gizler. Estetik varoluş küresinde olan insanın hayatında bir süreklilik ve istikrar yoktur; bunun nedeni de hiç kuşku yok ki onun kendi varlığının kontrolünü kendi elinde tutamaması kendi dışındaki koşullara bağlı olmasıdır. Onun tatmini ya da mutluluğu varlık ya da gerçekleşmeleri kendisinin iradesinden bağımsız koşullara sahip olduğu için bu insanın hayata bakış açısı dünyaya yaklaşım tarzı bütünüyle pasif olmak durumundadır. Onun kesinlikten yoksun rastlantısal nedenlere bağlı olan hayatının olabildiğince haz elde etme amacı dışında hiçbir anlam ve tutarlılığı yoktur. Kişisel kimlik ve sorumluluk duygusundan yoksun böyle birinin temel kategorileri iyi şans kötü talih ve kaderdir.

    Ahlak varoluş küresi ya da tarzında ise kişilik mutlak değer olup kişinin kendisi olması esas hedef ya da amaç haline gelir. Estetik evrede yaşayan bireyin harici faktörlere bağlı olduğu kendisini olumsal koşullara tabi kıldığı yerde ahlâk! özne. kendine dönen kendini bilen kabul eden ya da olumlayan kişidir. Daha doğru bir deyişle o kendini sadece birtakım meziyetlere korku eğilim ve tutkulara sahip olan bir insan varlığı olarak olumlamakla kalmaz fakat bütün bu özelliklerin değiştirip geliştirilebileceklerini yeni bir biçimde düzenlenebileceklerini görerek kendini gerçekleştirmenin kendi olmanın yollarını arar kısacası kendi sorumluluğunu bütünüyle kendi üstüne alır. Ahlaki özne kendine dair böylesi bir kavrayış saye*sinde sadece kendi empirik benliğini tanımakla kalmayıp gerçekte ne olmayı özlediğini belirleyerek ideal benliğini ortaya çıkarır. Ahlâk öznede önemli olan şey artık onun birtakım projelerle özdeşleşmesi yaptığı şeylerden veya bu şeylerin sonucundan ziyade bunları yaparken sergilediği azim kararlılık içtenlik ve enerjidir. Egzistansın toplumsal boyutuna tekabül eden ahlâki kürenin temel kategorileri ise iyi kötü ve ödevdir.

    Ahlâki kürenin sınırlarının ötesinde ise aynı anda hem içe ve hem de dışa yönelik olduğu için gerek estetik gerekse ahlâki varoluş tarzının sosyal bağ veya bireyin toplum içindeki kökleşmişliği ile mutlak bireyselliğinin bir sentezini yapan sonlu bireydeki ezeli-ebedi boyutu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkaran dini varoluş tarzı bulunur. Şu halde ahlâki varoluşa alternatif bir varoluş tarzı olarak görülmemesi gereken dini varoluş öznelliğin en yüksek içselliğin en tam ve yoğun ifadesi olan acıyla karakterize olur. Egzistans artık burada Tanrı’nın önündedir kendini ilk günah bilinciyle Tanrı’ya teslim eder. O hiçbir delil olmamasına rağmen yerleşik değerlerden belirlenmiş özlerden bağımsız olarak salt kendi öznelliği sayesin*de duyduğu sesin Tanrı‘nın sesi olduğuna karar verir.


    Vicdan: Bireyde veya ahlâki özne ya da failde var olan doğru ve yanlış duygusu.

    Çeşitli filozoflar tarafından farklı şekillerde tanımlanan vicdanla dini bir çerçeve içinde bazen Tanrı’nın sesinin bir yansıması hümanizm çağında insanlara neden sakınmaları gerektiğini bildiren insani bir meleke veya aklın sesi bu ikisi arasında kalan dönemlerde de özel bir ahlâk duyusu anlatılmak istenmiştir.

    Bununla birlikte vicdan terimine ilişkin en iyi açıklama onun tüm güdülenmeler üzerinde mutlak bir otoritesi olduğunu söyleyen Joseph Butler’dan gelmiştir. On sekizinci yüzyılda akılcı ahlâk görüşleriyle ahlâk duyusu öğretilerinin bir sentezini yapan filozof vicdanı yüreğin olaylara yönelmiş algısı olarak tanımlamıştır.


    Voltaire François: 1694-1778 yılları arasında yaşamış olan ünlü Fransız denemecisi tarihçi ve filozofu.

    ‘Benim mesleğim tüm düşündüklerimi yazmaktır’ diyen Voltaire 99 cilt eser vermiştir. Aydınlanmanın en önemli düşünürlerinden biri olan filozof metafizik din siyaset ve ahlâkla ilgili görüşlerini yazmış olduğu Dictionnaire Philosophique [Felsefe Sözlüğü]’nde ifade etmiştir. Voltaire’in diğer temel eserleri Traitsurla Tolrance [Hoşgörü Üzerine İnceleme] ve Candide [İyimserlik Üstüne]’dir.

    Voltaire Aydınlanma felsefesinin yeni hümanizminin en önemli temsilcisi hatta sözcüsüdür. Ruhun ebedi saadetinden ziyade bu dünyadaki mutluluğuna metafizik yerine fiziğe soyut fikirlerden çok gündelik yaşama önem vermiş olan filozof Fransız Devriminin getireceği insan haklarının savunuculuğunu yapmıştır. Aydınlanmanın kimi aşırılıklarından sakınmaya da özen gösteren Voltaire’in burjuva düşünüşünün hem dinamizminin ve hem de sınırlamalarının en canlı örneği olduğu söylenir.

    Bütün kötülüklerin kaynağı olan siyasi rejim türüne bağnazlığın kaynağı olan dinlere ve insanları düş kırıklığına uğratmış olan metafiziğe şiddetle karşı çıkmış olan Voltaire ateist değil de bir deistti. O insanların din yoluyla baskı altında tutulmalarına şiddetle karşı çıkmış ve Hıristiyanlığı bu bakımdan eleştirmiştir. Voltaire birtakım inanç kavgaları içinde bulunan vergi vermeyen ve birçok yurttaşı manastırlarda her tür haktan yoksun bırakan bir dinin yanı başında hiçbir yönetimin güçlü olamayacağını iddia etmiştir. O ekonomik yaşama büyük bir önem vermiş yaşadığı dönemde dinin ticarete Voltaire’e göre dinin egemen olduğu yerde ahlâk da olamaz ve insana doğanın önerdiği amaçların bağımsızlığı düşüncesine aykırı düşen hiçbir dinin değeri yoktur.

    İnsanın doğası itibariyle bir hayvan olduğunu uygarlığın kurmuş olduğu düzenle insanın vahşi içgüdülerini yumuşatmak ve zincir altında tutmak için varlığa geldiğini ve uygarlığın idaresi altındaki insanın vahşi doğal haline göre çok daha iyi bir yaratık olduğunu kurumları meydana getiren insan olsa bile kurumların da insanları disiplin altına aldığını savunan Voltaire kralın despotizmine ve soyluların imtiyazlarına da karşı çıkmıştır. Voltaire’in felsefesi bu yönleriyle olumsuz bir felsefe gibi görünse de o ilerleme ve insanın gelişimi için beslediği sarsılmaz inancı despotizme savaşa hoşgörüsüzlüğe işkenceye eşitsizlik ve adaletsizliklere yönelik eleştirileri ve eyleme çağrısıyla aynı zamanda olumlu ve yapıcı bir felsefedir. Voltaire dünyada çok fazla kötülük bulunduğunu öne sürerek Leibnizin ‘dünyamızın mümkün dünyaların en iyisi olduğu’ görüşünde ifadesini bulan iyimser bakış açısına da karşı çıkmıştır.
    Fatih gibi aşık olacaksın ki
    İstanbul gibi maşuk düşsün bahtına...

  6. #26
    Moderator EyLüL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    31.01.2011
    Mesajlar
    4.527
    Post Thanks / Like
    Mentioned
    0 Post(s)
    Tecrübe Puanı
    230

    Standart

    PARADOKS: Kökleşmiş kanılara aykırı olarak ileri sürülen düşünce. Kendi içinde çelişkiliymiş gibi görünen mantıksal olarak hem doğruluğu hem de yanlışlığı kanıtlanabilen önerme.

    Antikçağ Yunanlılarında paradoks deyimi yaygın düşünceye aykırı düşünceyi dile getiriyordu ve özellikle Parmenides ile Zenon’un aporia (çıkmazlık)’larıyla antinomia (çatışkı)’larında örneklenmişti. Metafizik düşünce sisteminin temeli olan biçimsel mantık ve onun çağdaş biçimi dizi kuramları bu aykırı düşünce’yi mantıksal bir çelişme olarak tanımlar. Bundan başka metafizik yapılı çağdaş fizikçiler de birtakım kozmolojik paradokslar ortaya atmaktadırlar. Matematik mantıkçı Bertrand Russel’e göre “kendi kendine tıraş olmayanları tıraş eden bir berberin kendi kendini tıraş etmesi” çok önemli bir mantıksal paradokstur. Oysa tıraş etmesini bilen bir berber kendi kendine tıraş olamayanları tıraş ettiği gibi kendi kendine tıraş olabilen insanları da tıraş eder. Örneğin “bir şeyin hem kendisi olması ve hem de aynı zamanda başkası olması” biçimsel mantık açısından büyük bir çelişme diyalektik mantık açısından pek basit bir gerçektir. Bunun gibi kozmolojik paradokslarda belli bir ortamda geçerli fizik yasalarını başka ortamlara uygulamaktan doğmaktadır. Mantıksal olsun ya da fiziksel olsun bir yanlış koyum ya da bir bilgi yoksunluğu genellikle de diyalektik bilgiden yoksunluk yatar. Ünlü Aşil Kanıtı’nda olduğu gibi basit şaşırtma hileleriyse tümüyle bilim dışıdır.

    PANTEİZM: Bir bütün olarak kavranan evrenin Tanrı ile özdeş olduğu ve evrende açığa çıkan bileşik töz güçler ve yasalar dışında Tanrı olmadığı öğretidir.

    Panteizmin çok çeşitli biçimleri vardır. Bunlar biri bütün olarak doğaya bilinç atfeden pansişizmden dünyanın yalnızca bir görüş ve temelde gerçek dışı olduğunu ileri süren akozmik panteizmine ussal Yeni Platoncu ya da türümcü görüşlerden sezgici ve gizemci görüşlere kadar değişir.

    Batı felsefesinin yakın dönemlerinde panteizm düşüncesini en yetkin biçimde dile getiren Spinoza’dır. Sonsuz niteliklere sahip bir tek sınırsız varlığın olabileceğini öne süren Spinoza’ya göre Tanrı ve doğa aynı gerçekliğe verilen iki ayrı addan başka şeyler değişti. Tersi durumunda Tanrı ve dünya birliğinin Tanrıdan daha büyük bir bütünlüğü olurdu. Spinoza Tanrının gerekliliğinden dünyanın gerekliliğini içerdiğini özgürlük olanağının bulunmadığını belirtti.

    Panteizm dogmalara bağlı Hıristiyan ilahiyatçılar tarafından yaratıcı ile yaratılan arasındaki ayrımı yok ettiği Tanrıyı belirsizleştirdiği aşkın yerine bütünüyle içkin bir tanrı kavaramı öne sürdüğü insanın ve tanrının özgürlüğü düşüncesini dışladığı gerekçeleriyle reddedildi.

    PERİPATETİKLER:
    Alm. Peripatetiker Fr. peripateticien İng. Peripatetics Yun. peripatetikos = gezinenler es. t. Meşaiyun

    Aristoteles'in yandaş ve öğrencileri.

    Aristoteles felsefe tartışmalarını ve konuşmalarını bir aşağı bir yukarı gezinerek yaptığı için okulu Peripatos adını almıştır.

    PİRONCULUK: Alm. Pyrrhonismus Fr. pyrrhonisme İng. Pyrrhonism es.t. Pironiye

    Yunan filozofu Pyrrhon'un kurduğu kuşkucu okul ve düşünce doğrultusu. Temel kavramı-ı yargısızlık (epokhe) ve ondan çıkan--> sarsılmazlık (ataraksia)dır..

    PİTAGORASCILIK: Alm. Pythagoreismus Fr. pythogorisme İng. Pythagoreanism es. t. Fisagoriye

    Pythagoras ve ona bağlı olanların felsefe matematik ahlak ve din öğretisi.

    Bu öğretinin en belirgin görüşleri:
    a. Sayı varlığın ilkesidir; nesnelerin özü "varlığın ana özdeği" sayıdır.
    b. Evren yasası uyumdur. İlkin Pitagorasçılar evrene onda egemen olan uyum ve düzenden dolayı "kosmos" demişlerdir.
    c. Ruhlar biçim değiştirerek yeniden dünyaya gelirler: Dünya görüşleri ikici (dualist) dir: Düşünme ile duyumları bedenle ruhu nesnelerin matematiksel biçimleri ile algılanan görünüşlerini kesin olarak ayırırlar.

    POST-YAPISALCILIK: Yapıçözümcü yöntemin kendilerini geçerli kılma iddiasında olan ya da geçerli olduğu iddia edilen metinlere (örneğin kutsal yazılara) uygulandığında büyük bir güce sahip olduğu açıktır. . Bununla birlikte kendilerini geçerli . kılma iddiasında olmayan ya da geçerli olduğu iddia edilmeyen metinlere uygulandığında aynı derecede anlam değiştirici güce sahip olmayacaktır. Bu tür metinler (örneğin sosyal bilimler ve doğa bilimleriyle ilgili metinler) kendi sınırlarının ötesine geçen fenomenlere göndermede bulunan geçerli kılma biçimlerine başvurur. Bu geçerli kılma biçimlerinin de sonuçlarının yorumlanmasının da söz konusu metinler ya da karşı-metinlerin karmaşıklığı konusunda kesinlikle masum olmadığı gerçeğine karşın dışsal geçerli kılma olasılığı her zaman mevcuttur ve yapıçözümcüler bunları hakikati bilmeye dair kendisiyle çelişen bir iddianın içine yerleştirmeden inkâr edemezler.

    Post-yapısalcı fıkirlerin sosyoloji açısından önemi iki yönlüdür: Bir yandan eski problemlere özellikle ideolojik alanın incelenmesiyle ilgili problemlere yeni yaklaşım yöntemleri geliştirilmesini; diğer yandan sosyolojinin olanaksızlığına dair apokaliptik düşünceleri teşvik etmektedir. Ölçülü bir değerlendirme için (her ne kadar "Yapısalcılık ve aynı zamanda post-yapısalcılık ölü düşünce gelenekleridir" şeklinde bir ifadeyle başlasa da)

    POZİVİTİZM: Olgularla desteklenen ya da olgularla ilgili verilere dayanan bilginin tek sağlam bilgi türü olduğu görüşüdür.

    Genel çizgileriyle pozitivizm deney konusu edilebilecek olgularla ilgili yani en geniş anlamıyla bilimsel bilginin sağlam bilgi olduğunu vurgular. Bunun dışında olguların çoğu mantık ve matematik gibi bilgi türlerinin varlığını kabul eder ama bunların içeriksiz olduğunu ileri sürerler. Pozitivistlerin en temel özelliği ise geleneksel felsefe görüşlerini olumsuz bir anlam yüküyle “metafizik” olarak niteleyerek karşı çıkmasıdır. Comte alan bu yana “metafizik” nitelemesi insanlığın geride bıraktığı bir aşamayla ilgili gerçekliğini yitirmiş yerini pozitif bilimlere bırakmış bir bilgi türünü çağrıştırır.

    Comte’a göre insanlık tarihinin üç aşamalı zihinsel gelişiminde her aşama bir öncekine göre daha ileri ve gelişmiştir. İnsanlık başlangıçta açıklamaların doğaötesi göçlere göre yapıldığı dinsel bir aşamadır. İzleyen metafizik aşamada açıklamalar gene olgulardan uzak bazı kavramlara dayandırılır. Üçüncü aşamada ise insanlar doğru bilginin gerektirdiği gibi açıklamak istedikleri olguları gene bu olgulardan elde ettikleri verilere dayandırmayı öğrenirler; işte bu sonuncusu pozitif aşamadır. Comte bu süreci bir insanın çocukluktan yetişkinliği geçiş aşamalarına benzetir.

    Comte’a göre bilim olgulara dayanmalıdır. İnsan kafasının soyutlanmalarından doğmuş olan metafizik deney ve bundan ötürü de bilgi alanımızın dışındadır nesnelerin kendilikleri de bilinemez.

    PRAGMATİZM: Hakikatı ve gerçekliği yalnızca eylemlerin sonuçları ve başarıları ile değerlendiren felsefe öğretisi. Düşüncelerin politikaların ve önerilerin değerlerinin yararlılıkları işlerlikleri ve uygulanabilirlikleri ile belirlenmesi ilkesine dayanan görüş.20. yüzyılın ilk çeyreğinde özellikle ABD’de etkili olmuştur. Eylemin öğretiden deneyimin sabit ilkelerden önce geldiğini düşüncelerin anlamlarının sonuçlarından doğruluklarının da doğrulanabilirliklerinden elde edildiğini savunur.

    Pragmatistlere göre bir düşünce yaşamımız için elverişli olduğu sürece “doğrudur”.İyidir yerine doğrudur diyebiliriz; çünkü bu iki kavram birbirinin aynıdır. Doğru sözcüğü inanç alanında iyi olduğunu ispat eden her şeyin adıdır. Doğru olan belirli sebepler ölçüsünde aynı zaman da iyidir. “Bizim için neye inanmak doğru olurdu?” desek bu söz şu anlama gelir: Neye inanmak zorundayız? Bu sorunun karşılığı şudur: İnanılması bizim için daha iyi olan şeye inanmak zorundayız. Şu halde bizim için daha iyi olan ile bizim için daha doğru olan arasında hiçbir başkalık yoktur.Pragmatizm doğruyla iyiyi birleştirmektedir. Yani Erdem yaşayışımız için elverişli olduğu sürece pratik fayda sağladığı hallerde doğrudur. Her şey pratik fayda ölçüsüne vurulmalıdır. Her şey pratik faydaya göre değerlendirilmelidir.

    Onlara göre doğru düşünce pratikte doğrulanabilen düşüncedir. Bir düşüncenin gerçeği ona yapışık hareketsiz bir özellik değildir. Gerçek düşüncenin başına gelen bir şeydir. Bir düşünce kafamızda dururken doğru olamaz. Ancak doğru hale gelebilir olaylar yüzünden doğrulaşır. Onun gerçekliği geçer hale girmesiyle olur. Benim için bir şeyin herhangi bir zaman için faydası olabilir ama başka bir zaman o şey faydama değildir.

    Pragmatistler dünyanın nesnel gerçekliğine gözlerini kapamışlardır. Gerçek kendi yararımıza belirlenmekle özneldir.

    PRAGMACILIK: Alm. Pragmatismus Fr. pragmatisme Ing. Pragmatism Yun. pragma 1-eylem; 2- yararlı.

    1. Doğruluğu ve gerçekliği tek yanlı olarak yalnızca eylemlerin sonuçları ve başarıları ile değerlendiren felsefe öğretisi; eylemin bilgi ve düşünceye ilkece üstünlüğü görüşü.
    Usun temel görevi bize şeyleri tanıtmak şeyler üzerine bilgi vermek değil onlar üzerinde eylemde bulunmamızı sağlamaktır.
    2. (Dar anlamda) 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başında Amerika ve İngiltere'de ortaya çıkan düşünce doğrultusu: Doğruluğun ölçütünü bilginin uygulanmasında görür; bu anlayışa göre yaşama yararlı olan onu iler götüren iyidir. (Başlıca temsilcileri: C.S. Peirce Dewey James F. S. Schiller.)Ahlakfelsefesi bakımından yararcılıkla; Bilgi kuramı bakımından araççılıkla özdeştir: Bilgi ve doğruluk yaşam için yalnızca birer araçtırlar.
    Fatih gibi aşık olacaksın ki
    İstanbul gibi maşuk düşsün bahtına...

  7. #27
    Moderator EyLüL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    31.01.2011
    Mesajlar
    4.527
    Post Thanks / Like
    Mentioned
    0 Post(s)
    Tecrübe Puanı
    230

    Standart

    YANLIŞLANABİLİRLİK: Bilimde önermelerin yanlışlanabilme niteliği Popper'in bilimle sözde - bilimi ayırmada kullanılmasını önerdiği ölçüt.

    YAPISALCILIK: Alm. Strukturalismus Fr. structuralisme İng. structuralism Lat. structura = yapı

    Özellikle Fransa'da gelişen temel bir gerçeklik olarak yapıya dayanan yapı üzerine kurulan bilim kuramı. Yapı öğeleri birbirine ve kendisine bağlı olan ama öğelerinin toplamından daha fazla bir şey oluşturan bir bütündür. Çıkış noktasını dilbilimden alan yapısalcılık bu etki ile insanbilimlerinin yöntemi olmuştur; gerçekliğin yapısını kavramada dili örnek alır dil örneği insan davranışlarının tüm alanına özellikle de toplumsal olaylara belli bir yönteme uyularak uygulanır. Yapısalcı yöntem ele aldığı konuyu bütünleştiği yapı içine koyarak sonra da daha geniş kapsamlı yapılar içine koyarak aydınlatmaya çalışır. Bugüne dek bir yapısalcı felsefe olmamıştır ama yapısalcılığa yönelmiş Toplumbilim ruhbilim insanbilim araştırmaları vardır. Yapısalcılığın başlıca temsilcileri:
    Dilbilimde: Saussure Jakobson;
    Budunbilimde: Levi-Strauss;
    Ruhsal çözümlemede: J. Lacan;
    Felsefede: M. Foucault
    Marksçı kuramda: L. Althusser'dir.

    Yapısalcılık yapıya (bütüne) yöneliş olarak ilkin 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında Ehrenfels Wertheimer Köhler ve Koffka'nın geliştirdikleri biçim-kuramı (Gestalttheorie)nda kendini gösterir. Biçim (Gestalt) görüde verilmiş olan bütün demektir; örneğin algı bir bütündür bir bütünselliktir; öğelere ayrılmış olan algı birliği öğelerin toplamından daha fazla bir şeydir bundan dolayı özel bir bütünsellik niteliği vardır örneğin bir melodi notaların toplamından daha fazla bir şeydir ve kendine özgü bir bütün oluşturur.

    YARARCILIK: Alm. Utilitarismus Fr. utilitarisme İng. utilitarism Lat. uti- fis = fayda yarar es. t. nefiye
    1. Yararın yaşam ilkesi yapılması.
    2. Ahlaksal eylem ve davranışlarda yararın ilke yapılması: Yararlı olan iyidir:

    a. tek kişinin ya da
    b. toplumun yararı göz önünde bulundurulur.
    3. Özellikle Bentham ve J. S. Mill'in ahlak ve siyasa öğretisi temel ilkesi: "Olabildiğince çok sayıda insanın olabildiğince çok mutluluğu."

    YENİ PLATONCULUK: Alm. Neuplatonismus Fr. neo-platonizme İng. Neo -Platonism Es. t. nev Eflatuniye

    Platon'dan başka Aristoteles'e stoalılara Pitagorasçılara da dayanan ayrıca doğu dinlerinden ve Hıristiyanlıktan da etkilenmiş olan bütün bunları kendi içinde karıştırıp eriten felsefe okulu.
    İ.S. 2-6. yüzyıllar arasında türlü biçimlerde ortaya çıkmıştır. Kurucusu Ammonias Sakkas sayılır bu okulun dizgesel temellendirilişini onun öğrencisi Plotinos
    Yeni İdealizm

    Alm. Neuideolismus Fr. neo-idealisme İng. neo-idealism

    19. yüzyılın ikinci yarısından sonra özdekçilik olguculuk ve doğalcılığın egemenliği karşısında idealizmi yeniden canlandırmaya çalışan akımlar. Bu adı ilkin İtalya'da yeni Hegelciler (Croce Gentille) kullanmışlardır.
    Başlıca temsilcileri: Lotze Eucken Dilthey yeni Kantçılar ve yeni Hegelciler.

    YENİ HEGELCİLİK: Alm. Neuhegelianismus Fr. neo-hegelianisme İng. Neo -Hegelianism

    20 yüzyılda Hegel felsefesini yeniden canlandıran Hegel'-in eytişimsel yöntemine ve fizikötesine dayanarak kültür ve tarih felsefesine yeni bir yön vermeye ve doğa bilimleri karşısında yeniden tinsel bilimleri güçlendirmeye çalışan akım.
    Özellikle Almanya'da ayrıca Fransa İtalya İngiltere Rusya İskandiynavya ve Amerikâ da gelişmiş bir akımdır. Temsilcileri: Freyer Glockner Litt Bosanquet Bradley Croce Gentille vb.
    Fatih gibi aşık olacaksın ki
    İstanbul gibi maşuk düşsün bahtına...

  8. #28
    Üye
    Üyelik tarihi
    19.11.2014
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Mesajlar
    25
    Post Thanks / Like
    Mentioned
    0 Post(s)
    Tecrübe Puanı
    5

    Standart

    gerçekten aydınlatıcı bir paylaşım olmuş. sağolun

3. Sayfa - Toplam 3 Sayfa var BirinciBirinci 1 2 3

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

  • Şikayet, Telif hakları ve Yasal bildirimler için tıklayın.
  • .

    İletişim: webmaster@foruminci.net